Madonna'nın Son Hayali

Yazar Sabahattin Ali, Roman kahramanı Maria Puder ve Okuyucu’nun asıl karakterleri oluşturduğu romanda, Okuyucu’nun yaşadığı ülke olan Almanya’nın geçmişiyle, Kürk Mantolu Madonna aracılığıyla kurduğu bağlantı ele alınıyor. Başlangıçta “başkalarının” gibi görünen hikayenin “bizim de“ hikayemiz olduğu, 1942 yılında, 769 yolcusuyla Karadeniz’de batırılan Struma Vapuru faciası hikaye edilerek anlatılıyor.

Wednesday, August 09, 2006

Madonna'nın Son Hayali

MADONNA’nın SON HAYALİ, Doğan Akhanlı Roman, Kanat Kitap, Haziran 2005 Yazar Sabahattin Ali, Roman kahramanı Maria Puder ve Okuyucu’nun asıl karakterleri oluşturduğu romanda, Okuyucu’nun yaşadığı ülke olan Almanya’nın geçmişiyle, Kürk Mantolu Madonna aracılığıyla kurduğu bağlantı ele alınıyor. Holocaust’un “Alman olmayanlar” için anlamı, başlangıçta “başkalarının” gibi görünen hikayenin “bizim de“ hikayemiz olduğu, 1942 yılında, 769 yolcusuyla Karadeniz’de batırılan Struma Vapuru faciası hikaye edilerek anlatılıyor.Hikaye özetle şöyledir:1948 yılında yazar Sabahattin Ali, Bulgaristan sınırında ölü bulunur. Maktulün yanında tek satırlık bir not vardır. “Maria Puder Öyle Ölmedi.”Maria Puder, Sebahhin Ali’nin, Kürk Mantolu Madonna adlı romanının kadın kahramanıdır. 1943’te yayınlanan romanında Sebahattin Ali, Berlin’e sabun yapımcılığı için gitmiş Raif Efendi ile Maria Puder adlı kadın arasındaki aşkı anlatır. Maria Puder Alman Yahudisidir. Raif Efendi babasının ölüm haberini alınca Türkiye’ye döner. Aralarında mektuplaşmalarla süren ilişki bir süre sonra aniden kopar. Raif Efendi yıllar sonra, Maria Puder’in doğumda öldüğünü öğrenir.Romanın “Maria Puder ve Sabahattin Ali” başlıklı ilk bölümü, başına ilk sopa darbesi yiyen, Sebahhattin Ali’nin, ölmeden önce, Maria Puder’in gerçekte nasıl öldüğünü anlatma çabası anlatır. Hikayenin arka planını 1933-1945 yılları arasındaki Türkiye ve Almanya’daki olaylar oluşturur. Bu bölümde, Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı yazarken neler düşündüğü ve Maria Puder’in aslında nasıl öldüğünün ipuçlarını okuyucuya aktarılır. Ancak ölümüne yol açan ikinci sopa darbesi başına indiği için anlatısını bitiremez. Olayın üzerinden 50 yıl geçer. Köln’de mülteci olarak yaşayan bir Türk yazarından tanıtım broşüründe kullanmak amacıyla, "Sürgünler ve Kabuslar" adlı tiyatro oyunu için yazı istenir. Oyun, Solingen’de Neonaziler tarafından kundaklama sonucu yakılarak öldürülen beş Türkün anısı için sahneye konacaktır. Yazar, Solingen’in Adolf Eichmann'ın da doğum yeri olmasından hareketle, Almanya’nın geçmişiyle, Neonazilerin arasındaki ilişkiyi yazı konusu yapmak ister. Ancak Almanya’nın geçmişi ve Holocaust hakkında fazla bilgisi yoktur. Araştırmaları onu Berlin’e sürükler. Berlin’de, tesadüfen kaldırıma gömülmüş pirinçten anıt bir taş (Stolperstein / Tökezleten taş) görür. Üzerinde “Maria Puder burada otururdu/ 28 Ekim 1938’de Polonya’ya sürüldü/ Kayboldu” yazılıdır.O ana kadar roman kahramanı olan Maria Puder, adım adım canlanırken, kendi gerçekliğinden kuşku duymayan Yazar da adım adım roman kahramanına dönüşür. Olaylar onu Varşova ve Krakau gettosuna, Auschwitz’e, Bükreş, Köstence’ye ve sonunda Türkiye’nin geçmişine, 1942 yılına, İsrail’e ulaşmaya çalışan, İstanbul Boğazı’nda 71 gün bekletilen ve 769 Yahudi yolcusuyla sulara gömülen Struma adlı mülteci vapuruna kadar sürükler.

5 Comments:

Blogger Madonna'nın Son Hayali said...

Madonna'nın son hayali neydi?
Londra Toplum Postası, 13 Temmuz 2006
Maria Puder gerçekten de doğum sırasında mı ölmüştü? Yoksa İstanbul'da demir atmasına izin verilmeyip, soykırımdan kaçmaya çalışan 769 yolcusuyla sularagömülen Struma'da mıydı Kürk Mantosuz Madonna?

Sanat sayfamızda bu hafta tarihin talihsiz olaylarından birini kahramanı Maria Puder etrafında sorgulayan Doğan Akhanlı'nın "Madonna'nın Son hayali" ismini verdiği eseri yer alıyor. Yaşama karışmakla yaşamdan kopmak arasında gidip gelen insanların duygu yüklü serüvenleri ya da hayat öyküleri Akhanlı'nın satırlarından okuyucuya ulaşıyor.

Doğan Akhanlı Şavşat doğumlu. 12 Eylül 1980 günü Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğrencisiydi. Sonrasında garson, ocakçı, balıkçı ve müzik aleteri yapımcısı oldu. Metris Askeri Cezaevi'nde iki yıllık siyasi tutukluluğunun ardından Almanya'ya göç etti. Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği, Türkiye-Almanya Kültür Forumu, Irkçılığa Karşı Köln Çağrısı, Şiddete Karşı Kamuoyu gibi insan hakları ve ırkçılık karşıtı kuruluşlarda basın ve halkla ilişkiler görevlisi olarak çalıştı. Köln'de eski Gestapo Emniyet, şimdi Dokümantasyon Merkezi ve müze olan EL-DE Haus adlı kuruluşta Türkçe rehberlik yapıyor. Çokkültürlü toplumlarda hatırlama kültürü ve çabası konusunda konferanslara katılıyor. Almanca'dan Türkçe'ye çeviriler yapıyor ve edebiyat dergilerine yazılar yazıyor. Denizi Beklerken, Gelincik Tarlası, Kıyamet Günü Yargıçları ismini taşıyan romanları var.

Doğan Akhanlı "Madonna'nın Son Hayali"nde Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna"sı Maria Puder'in peşine düşüyor. Maria Puder'in yaşam öyküsüne baktığımızda aklımızda bazı kuşkular beliriyor. Okuyucuyu şüphelendiren şey Maria Puder'in ölümüyle ilgili. Maria Puder gerçekten de doğum sırasında mı ölmüştü? Yoksa İstanbul'da demir atmasına izin verilmeyip, soykırımdan kaçmaya çalışan 769 yolcusuyla sularagömülen Struma'da mıydı Kürk Mantosuz Madonna?

Doğan Akhanlı kahramanının ölümüyle ilgili ipuçlarını verdikçe okuyucunun kafası daha da karışmaya başlyor. Hiç yaşanmamıs bir hayatla, umudunu yitiren bir hayatı karşı karşıya getiriyor yazar. Sonuçta okur satır aralarında kayboluyor. Romanda sona doğru gidilen bir yolda sanki hep başa dönülüyor . Görgü tanıklarıyla ve tarih bilinciyle Maria Puder'in sonunun ne olduğuna dair bilgiler veren Akhanlı, geçmişte yaşanan bazı talihsizlikleri de su yüzüne çıkarmaktan yana. "Maria Puder öyle ölmemişti ve yeryüzünde, onun nasıl öldüğünü bilen sadece iki insan kalmıştı." cümlesiyle büyük bir olayın düğümlerini çözmeye başlayan yazar, kahramanından yol alarak ciddi bir noktaya parmak basıyor sessizce.

"Madonna'nın Son Hayali" isimli kitapta başkahraman Maria Puder son yolculuğunun son gününde yanındaki erkekle bilinmeyene doğru ilerliyordu. Puder'in bu son gününde yanında bu erkek vardı. Puder'in ölümüne neden olan felekatten dolayı suskunluğa gömülmüş bu kişi, köpeğinden başka hareket eden herşeye güvenini yitirmişti. Çok kötü şeyler görmüştü ve onları bizzat yaşamıştı. Bu nedenle yaşadıklarını dile getirecek, anlatacak kelimler bulamıyordu. İçine kapandıkça kapanıyordu. Yalnızlaştıkça yalnızlaşıyordu. Kalbindeki ve beynindeki suçluluk duygusu her geçen gün biraz daha büyürken, son nefesini vereceği vakte kadar tek bir soruya cevap arayacaktı: Niçin adları bilinen 769 kişiden bir tek kendisi hayatta kalmıştı? Niçin? Bu sorunun cevabını ermek gerçekten de zordu. Bu kişi hem bir görgü tanığıydı hem de bir kader mahkumu. Yaşamıştı, görmüştü ve duymuştu! Hayatta kalmayı başarmıştı. Bu belki bir şanstı, belki de ömrü boyunca taşıyacağı bir yüktü.

Doğan Akhanlı "Madonna'nın Son Hayali"ni, Sabahattin Ali'nin kelimlerine tutunarak, onun kat ettiği yolları kat ederek kaleme aldığını ifade etti. Akhanlı'nın romanında italik olarak yazılan cümlelerin bazısı Kürk Mantolu Madonna'dan bazısı da Asım Bezirci'nin şiirlerinden alındı. Hikayenin Berlin'den başlayıp Türkiye'ye kadar devam etmesi yazarı hikayenin geçtiği ülke ve şehirlere sürükledi. Akhanlı'nın yaptığı yolculuklarda kendisine birçok dostu yardımcı oldu. En önemlisi de dostlarının kişisel kütüphanelerini kendisine açmasıydı. Yığınla bilgiye ulaşan yazar eserini meydana getiriken çeşitli kültürleri de okurla buluşturdu. Mari Puder bir şekilde ölmüştü. Peki ya ardında kalan ve Puder'in son gününde yanında olan adama ne olmuştu?
http://www.toplumpostasi.net/index.php/cat/7/news/8467/PageName/Haftanin_Kitabi

11:37 PM  
Blogger Madonna'nın Son Hayali said...

Madonna’nın Son Hayali’
Yeni Özgür Politika
Doğan Akhanlı, “Madonna’nın Son Hayali” isimli romanında, Almanya’nın kendi geçmişiyle hesaplaşma çabasının Alman olmayanlar için anlamını irdeliyor.

Köln’de yaşayan Doğan Akhanlı, “Madonna’nın Son Hayali” isimli bir roman yazdı. Akhanlı, “Madonna’nın Son Hayali”nde, gelmiş geçmiş en büyük insanlık suçu olan “Holocaust“un bizler, Türkiye ve Kürdistan’da doğmuş ya da halen oralarda yaşayanlar için anlamına cevap bulmaya çalıştım” diyor.

Köln’de mülteci olarak yaşayan bir Türkiyeli yazardan, “Sürgünler ve Kabuslar” adlı tiyatro oyunu için yazı istenir. Oyun, Solingen’de Neonaziler tarafından kundaklama sonucu yakılarak öldürülen beş Türkün anısı için sahneye konacaktır. Yazar, Solingen’in Adolf Eichmann’ın da doğum yeri olmasından hareketle, Almanya’nın geçmişiyle, Neonazilerin arasındaki ilişkiyi yazı konusu yapmak ister. Ancak Almanya’nın geçmişi ve Holocaust hakkında fazla bilgisi yoktur. Araştırmaları onu Berlin’e sürükler.

Berlin’de, tesadüfen kaldırıma gömülmüş pirinçten anıt bir taş (Stolperstein / Tökezleten taş) görür. Üzerinde “Maria Puder burada otururdu/ 28 Ekim 1938’de Polonya’ya sürüldü/ Kayboldu” yazılıdır. Maria Puder, aslında ünlü bir Türk yazarı Sebahattin Ali’nin, Kürk Mantolu Madonna adlı romanının kadın kahramanıdır. (30’lu yılların başında Berlin’de yaşamış olan Sabahattin Ali, 1948 yılında Türkiye’den kaçarken Bulgaristan sınırında öldürülmüştür.) O ana kadar roman kahramanı olan Maria Puder, adım adım canlanırken, kendi gerçekliğinden kuşku duymayan yazar da adım adım roman kahramanına dönüşür.

Maria Puder’in izini sürme tutkusu onu Varşova ve Krakau gettosuna, Auschwitz’e, Bükreş, Köstence’ye ve sonunda Türkiye’nin geçmişine, 1942 yılına, İsrail’e ulaşmaya çalışan, İstanbul Boğazı’nda 71 gün bekletilen ve 769 Yahudi yolcusuyla sulara gömülen Struma adlı Yahudi mülteci vapuruna kadar sürükler. Romanda, Holocaust’un ve Almanya’nın kendi geçmişiyle hesaplaşma / hatırlama çabasının, “Alman olmayanlar” için anlamı tartışılırken, başlangıçta “başkalarının” gibi görünen hikayenin “bizim” de hikayemiz olduğu Struma Vapuru faciası hikaye edilerek anlatılıyor.

‘Geçmişimiz bizi bağlıyor’

“Madonna’nın Son Hayali” romanını yazan Doğan Akhanlı neden böyle bir roman yazdığına ilişkin, “gelmiş geçmiş en büyük insanlık suçu olan “Holocaust“un, bizler, Türkiye ve Kürdistan’da doğmuş ya da halen oralarda yaşayanlar için anlamına cevap bulmaya çalıştım” diyor.

Akhanlı, kitabında verdiği mesajı ise şöyle ifade ediyor: “Sonuçta bugün hayatımızı doğrudan etkileyen geçmişin ‘Alman,Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi gibi birbirinden bağımsız kategoriler içinde ele alınamayacağı, tersine bu geçmişin bizi birbirine bağladığını, istesek de istemesek de, bu geçmişle beraber yaşamak zorunda olduğumuza vurgu yapıyorum.”

Nedir Madonna’nın Son Hayali?

Madonna’nın (yani roman kahramanı Maria Puder’in) kişisel son hayali son derece sade bir hayal olarak ifade ediliyor. Yazar, Madonna’nın son hayaline ilişkin şu bilgileri veriyor: “Merak eden olursa, vapurun infilak ettiği an, Maria Puder’in son hayaline tutunduğumu söyleyebilirdim. İnanan çıkarsa, Maria Puder’in son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu, son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim.

Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgarın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak, başı Bulgaristan sınırında parçalanmamış olsa, başucunda Sebahattin Ali’yi bulacaktı. Katliamsız, şiddeti dışlayan bir hayat sadece, yani olması gereken ama bir türlü süreklileştirmeyi başaramadığımız şey: Huzur ve barış yani.”

“Madonna’nın Son Hayali”, insanlık suçlarıyla, hatırlamakla ilgili bir roman mı? Kitapla ilgili ilk eleştiri yazısını yazan Radikal Kitap’tan A. Ömer Türkeş’in saptaması da farklı değil. Türkeş, şunları dile getiriyor:

“Madonna’nın Son Hayali’nde ‘asıl hatırlanan Nazilerin Yahudilere uyguladıkları soykırım, ama cinayetler cinayetleri, katliamlar katliamları, acılar acıları çağırıyor. Mesela Berlin sokaklarında yapılan bir gezintide Rosa Luxemburg’un katledildiği meydana çıkıyor yolunuz. Ya da Talat Paşa, Dr. Bahaddin Şakir ve Azmi Bey’e bu kentte düzenlenen suikastler Ermeni tehcirini hatırlatıyor. Kimi zaman da Neo Nazilerin kundakladıkları evde yanan Türk işçiler canlanıyor anlatıcının belleğinde.”

Doğan Akhanlı kimdir?

1957 Artvin-Şavşat doğumlu. 12 Eylül 1980 günü Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğrencisi. Sonrasında garson, ocakçı, balıkçı ve müzik aletleri yapımı ile uğraşıyor. Mayıs 1985 ile Eylül 1987 arasında Metris Askeri Cezaevi’nde politik bir tutuklu olarak kalıyor. 1991 yılı sonunda Almanya’ya göç etti. Türkiye- Almanya İnsan Hakları Derneği (TÜDAY), Türkiye- Almanya Kültür Formu (Kulturforum Türkei- Deutschland), Irkçılığa Karşı Köln Çağrısı (Kölner Appell gegen Rassismus), Şiddete Karşı Kamuoyu (Öffentlichkeit gegen Gewalt) gibi insan hakları ve ırkçılık karşıtı kuruluşlarda basın ve halkla ilişkiler görevlisi olarak çalıştı. Köln’de eski Gestapo Emniyeti, şimdi Dokümantasyon Merkezi ve Müze olan EL-DE Haus adlı kuruluşta Türkçe rehberlik yapıyor. Çok kültürlü toplumlarda hatırlama kültürü ve çabası konusunda konferanslara katılıyor. Almanca’dan Türkçe’ye çeviriler, radyolara programlar, edebiyat söyleşileri ve okumalar yapıyor. Çeşitli edebiyat dergilerine yazılar yazıyor.

ERDAL ALIÇPINAR, KÖLN
http://www.yeniozgurpolitika.com/article3123.html

11:41 PM  
Blogger Madonna'nın Son Hayali said...

'Bir katliam hatırası', Radikal Kitap, 30/09/2005

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Şiirleri, hikâyeleri ve romanlarıyla edebiyatımızın en büyük ustalarından Sabahattin Ali'nin parçalanmış cesedi, 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı, Bulgaristan sınırına yakın bir çatakta sürüsünü güden bir çoban tarafından bulunmuştu. Maktulün yanında, ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri göze çarpıyordu. Not defterinde okunabilen tek bir cümle vardı: "Maria Puder öyle ölmedi."

Maria Puder kimdir?
Peki kimdi Maria Puder? Maria Puder, Sabahattin Ali'nin 1943'te yayımlanan Kürk Mantolu Madonna romanının kahramanlarından birisidir. Hikâyesini kısaca özetliyeyim: Sabun imalatını öğrenmek için, İkinci Dünya savaşı arifesinde Berlin'e giden Türk genci Raif'i, içine kapandığı kitaplar ve düşler dünyasından, kendisi gibi duygusal yapıdaki Yahudi bir kızla yaşadığı, tutkulu bir aşk çıkaracaktır. Biri Batı'dan öteki Doğu'dan gelen iki yaşam kaçağının, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu. Ancak kader ağlarını örmüştür. Babası ölünce yurda döner Raif, Nazilerin Yahudiler üzerinde estirdikleri baskı ve şiddet ortamı nedeniyle Maria ile iletişim de kuramaz. Kötü haberi, Maria'nın götürüldüğü toplama kampında ölmüş olduğunu, yıllar sonra Ankara garında bir Alman kadından işitecektir. Kadının yanındaki küçük kız, Maria'nındır. Yani Raif'in de kızıdır. Ne var ki, tren hareket etmiş, Raif, bir daha asla göremeyeceği kızına bir kez bile sarılamamıştır...
Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insandı Sabahattin Ali; kuşkusuz bütün yazdıklarının ardında bu duruşun izleri vardır, ama her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Roman, bir yandan topluma ve geleneksel aile yapısına, öte yandan savaşın akıldışılığına ve kafatasçılığa açık bir tavır alıştır. Sadece Nazilere değil, onların yerli işbirlikçilerine de yönelen bir karşı çıkış. Okuyucu, bu hüzünlü aşka engel olan savaşa, genç öğrencinin yaşamdan el etek çekmesine, Maria ve kızı Alma'nın akıbetlerine üzülüp öfkelenmeden edemez. Oysa Sabahattin Ali, ne büyük laflar etmiş ne yaşananları abartmıştır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üsluptur isyan ve hüzün duygusunu yaratan.
Şimdi yeniden o uğursuz güne, aslında faili de, kışkırtıcısı da belli Sabahattin Ali cinayetine, not defterindeki "Maria Puder öyle ölmedi" cümlesine dönelim. Çünkü Doğan Akhanlı, Madonna'nın Son Hayali romanını bu cümleden yola çıkarak kurgulamış; eğer "öyle ölmediyse", yani romanda söylendiği gibi bir toplama kampında can vermediyse, savaşın dehşet dolu atmosferinde nelere maruz kalmıştı Maria? Ya da gerçekten yaşamış mıydı?
İşte bu soruların izini sürmüş Akhanlı. Bu soruların izini sürmek insanın insana çektirdiği acılarla, 20. yüzyılda işlenen büyük günahlarla yüzleşmek anlamına geliyor. Akhanlı, tam da bunu yapmış; sadece Nazi vahşetiyle değil, insan hayatları üzerinden hesaplar yapan her devletle, ırkçılığın her çeşidiyle yüzleşirken okuyucusunu da yüzleştirmiş.


Kurgudan gerçeğe
Hikâye 1948 yılında, Sabahattin Ali'nin ölüme yaklaştığı bir anda başlıyor. Ancak anlatıcı, Sabahattin Ali'yle yer değiştirmiştir. "Ölümden ürktüğümden değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder'in, kendi kalemimle bozduğum hayat hikâyesini düzeltemeyeceğime kahroldum" diye düşünecektir anlatıcı-Sabahatin Ali. Ve okuduğumuz ilk bölüm, Maria'nın hayat hikâyesinin tashihidir. Böylelikle, Hakikat gazetesinin 'siyasete karışmayan sürükleyici bir aşk hikâyesi' siparişi üzerine yazılan Kürk Mantolu Madonna'daki kişi, mekân ve olayları yeniden yorumlar anlatıcı. 1940'lı yıllar Türkiye'sinin siyasi ortamında yazılan her satırın şifresini çözmeye koyulur...
Bence asıl roman, ikinci bölümde, anlatıcının Kürk Mantolu Madonna'yla ilgili çocukluk anılarıyla başlamış. Anlatıcımız, bir köy öğretmeninin yedi yaşındaki oğlu. Sabahattin Ali'nin romanı bir kış günü gelir evlerine. Bütün ailenin toplandığı sobanın başında yüksek sesle okunan hikâye bittiğinde, hepsinin gözlerinde -en çok da trenden babasına el sallayan Alma için- yaşlar dolmuştur. Gerisini anlatıcının ağzından dinleyelim; "Beyaz, mehtaplı bir geceydi. Hem dolunay vardı hem de lapa lapa kar yağıyordu. Odalarımıza çekildikten ve aynı odayı paylaştığım kız kardeşim uykuya daldıktan bir süre sonra kapı açıldı. Annem sessizce içeri süzüldü. Yanıma uzandı. Birlikte pencereden ay ışığını ve kar tanelerini seyrettik. Kar tanelerinin arasından mehtaba doğru süzülen sarı saçlı küçük kızı annem de görmüş olmalı ki, "Üzülme," dedi, "Alma yaşayacak!"
Aradan yıllar geçer. Maria gibi anlatıcı da faşizmin sillesini yemiş, yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. Bir tren yolculuğunda valizinden yanlışlıkla Kürk Mantolu Madonna kitabı çıktığında, geçmişi hatırlayacaktır. Üstelik şimdi Berlin'dedir. Artık Maria ve Alma'nın izini sürebilir. Hikâye ilerledikçe Maria Puder, yavaş yavaş ete kemiğe bürünmeye başlar. Bir Maria Puder gerçekten yaşamış ve 1940'ta Polonya'ya sürülmüştür. Yani Auschwitz'e... Anlatıcı yakaladığı ipuçlarını takip eder. Filistin'e gitmek için Köstence limanına gelmiştir Maria ve kardeşi. Sturma gemisiyle de İstanbul'a... 'Gerisini tarih kitaplarından biliyorsunuz zaten' demek isterdim, ne var ki Sturma faciası resmi tarihin kara deliklerindendir; ders kitaplarına geçmemiş, yakın zamana kadar yüksek sesle dillendirilmemiş, ayıp yüzümüze vurulmamıştır. Yani bileni azdır. Bu nedenle ben söyleyeyim; Maria'nın son hayali gerçekleşmeyecektir;
"Merak eden olursa, vapurun infilak ettiği an, Maria Puder'in son hayaline tutunduğumu söyleyebilirdim. İnanan çıkarsa, Maria Puder'in son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu, son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak, başı Bulgaristan sınırında parçalanmamış olsa, başucunda Sabahattin Ali'yi bulacaktı."


Hatırlamak
Madonna'nın Son Hayali, insanlık suçlarıyla, hatırlamakla ilgili bir roman. Asıl hatırlanan Nazilerin Yahudilere uyguladıkları soykırım, ama cinayetler cinayetleri, katliamlar katliamları, acılar acıları çağırıyor. Mesela Berlin sokaklarında yapılan bir gezintide Rosa Luxemburg'un katledildiği meydana çıkıyor yolunuz. Ya da Talat Paşa, Dr. Bahaddin Şakir ve Azmi Bey'e bu kentte düzenlenen suikastler Ermeni tehcirini hatırlatıyor. Kimi zaman da Neo Nazilerin kundakladıkları evde yanan Türk işçiler canlanıyor anlatıcının belleğinde.
İlginç bir kurgusu var Madonna'nın Son Hayali'nin. Kurgusal bir metinin dış dünyanın tarihsel gerçekleriyle yeniden kurgulanması ilgiye değer. Doğan Akhanlı, bu uzun hatırlama ve anlatma sürecinde dilsel zaaflara da düşmemiş. Hele ki, anlatıcının doğrudan kendi hayatıyla ilgili bölümlerde çok başarılı. Ancak Sabahattin Ali'yle yer değiştirdiği ilk bölüm için aynı şeyleri söylemek zor. Bu bölüm farklı bir kurguyla kaleme alınsaydı roman bütünlüğü açısından daha iyi sonuç verebilirdi.
Mutlaka okuyun Madonna'nın Son Hayali'ni; önyargılarınızı bir kenara bırakıp öyle okuyun. Sturma yolcularını yaşadıkları topraklardan kovan Alman hükümetini, konjonktür nedeniyle onlara arka çıkmayan İngiliz hükümetini, topraklarında Yahudi görmek istemeyen Arapları, dümeni bozuk Sturma gemisini yolcularıyla birlikte bir gece vakti Karadeniz'in karanlık sularına sürükleyen 'tarafsız' Türkiye Cumhuriyeti'ni ve gemiyi aynı gece sulara gömen Sovyet denizaltısını, hepsini bir fotoğraf karesine toplayın. Fotoğrafın arkasını çevirdiğinizde, 'bir katliam hatırası' yazısını görecek ve Sturma'nın 769 yolcusunun imdat çağrılarına sağırlaşan insanlığın sefaletini düşüneceksiniz. Peki ya o insanların ölüme giderken neler hissettiklerini hissedebiliyor musunuz? Kendinizi onların yerine, Yahudi, Ermeni, Çingene, Kürt, Türk, Arap, ezilen her kimse, onun yerine koyabiliyor musunuz? Adorno'nun neden Auschwitz'den sonra şiir yazılamaz dediğini işte o zaman anlayacaksınız.
Cedlerinin hem masum, mağdur ve mazlum, hem cesur, yiğit ve savaşçı olduğunu bir cümleye sığdıran, konferans kapılarını tutarak tarihi değiştirebileceklerine inananlar, Madonna'nın Son Hayali'ni elbette okumayacaklar. Zaten okumaları da gerekmiyor. Nasılsa onlara duymak istediklerini anlatacak nöbetçi tarihçiler var. "Bizimle ilgisi yok, ne yapabilirdik, elimizden ne gelirdi, şeklindeki bahanelerin, önüne gelenin ne kadar çok Ermeniyi ya da Yahudiyi kurtardığından söz etmesinin anlamı nedir?" sorusuna verecek cevapları yok, ama taşlaşmış bir ideolojileri var.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4380

11:44 PM  
Blogger Madonna'nın Son Hayali said...

Struma (Schiff)
aus Wikipedia, der freien Enzyklopädie
Wechseln zu: Navigation, Suche
Struma war der Name eines Schiffes, das im Dezember 1941 jüdische Flüchtlinge ins damals unter britischer Verwaltung stehende Palästina bringen sollte. Ein Torpedo des sowjetischen U-Boots ShCh-213, das gegen den Schiffsverkehr der Achsenmächte im Schwarzen Meer eingesetzt war, versenkte es am 24. Februar 1942. Fast alle Passagiere starben.

Die Struma, ein unter panamaischer Flagge segelndes Schiff, war von rumänischen zionistischen Organisationen (vor allem Betar) gechartert worden, um mit Einverständnis der rumänischen Regierung Juden als illegale Einwanderer nach Palästina zu bringen. Die hierfür aufzubringende Summe stand in krassem Missverhältnis zum erbärmlichen Zustand des Schiffes. Nachdem die Struma am 12. Dezember 1941 im rumänischen Constanţa ausgelaufen war, setzten die Motoren immer wieder aus. Nach drei Tagen wurde die Struma in Istanbul vertäut. Die britische und die türkische Regierung führten in den folgenden zehn Wochen Geheimverhandlungen über das Schicksal der Passagiere, die die britische Regierung wegen der fehlenden Visa nicht in Palästina einreisen und die türkische Regierung nicht an Land lassen wollte, um zu verhindern, dass sie in der Türkei blieben. Die Versorgungslage und die hygienischen Verhältnisse auf dem ohnehin überfüllten Schiff verschlechterten sich währenddessen von Tag zu Tag. Für etwa 20 der Passagiere wurden Ausnahmeregelungen erreicht, so dass im Februar 1942 noch 769 Passagiere an Bord waren. Während Verhandlungen über die Weiterreise wenigstens der 11- bis 16-jährigen Kinder noch im Gange waren, ließen die türkischen Behörden das Schiff aufs offene Meer (Schwarzes Meer) schleppen. Trotz mehrwöchiger Reparaturarbeiten sprang der Motor nicht an. Am nächsten Tag, dem 24. Februar 1942, wurde die Struma von dem russischen U-Boot mit einem Torpedo getroffen. Nur ein 19-jähriger Passagier, David Stoliar, überlebte an ein Wrackteil geklammert bis zur Ankunft von Rettungskräften am nächsten Tag.

Im Juli 2004 fand ein türkisches Taucherteam etwa an der Stelle, an der die Struma gesunken war, ein Schiffswrack. Die Identität des Schiffes konnte jedoch nicht abschließend geklärt werden. Am 3. September 2004 trafen sich Angehörige der Struma-Passagiere, Vertreter der türkischen jüdischen Gemeinde, Delegierte aus Großbritannien und den USA und der israelische Botschafter zu einer Gedenkveranstaltung am Ort des Geschehens.


Literatur [Bearbeiten]
D.Frantz und C.Collins: Death on the Black Sea: The Untold Story of the Struma and World War II's Holocaust at Sea, ISBN 0060936851 oder 0066212626 (gebundene Ausgabe)
Doğan Akhanlı: Madonna'nın Son Hayali (Roman) Istanbul 2005, ISBN 975-8859-25-0

11:46 PM  
Blogger Madonna'nın Son Hayali said...

2005'in en iyi kitapları

2005'in en iyi kitaplarını kitabevlerinin satış raporlarında değil, yazarlarımızın kitaplıklarında aradık; 50 yazarımızın belirlediği yılın en iyi 10 kitabını bulmaya çalıştık. Ne var ki, eşit miktardaki oylar nedeniyle ilk 10'u tam 43 kitap paylaştı!


Elli yazarımızdan, 2005 yılı içinde yayımlanan telif eserler içinde, tür ayrımı yapmaksızın, en iyi olduğunu düşündükleri 10 kitabı bizimle paylaşmalarını istedik. Gelen sonuçları değerlendirdik ve 50 ayrı listeden oy çokluğunu dikkate alarak tek bir liste çıkarttık. Sonuçlar ilgi çekiciydi; ilk üç kitap kendi sıralarında tek başlarına yer alırlarken kalan 6 sırayı 6'dan fazla kitap paylaştı. Kimi kitaplar henüz çok yeni yayımlandıkları halde alınıp okunmuş, kimilerinin tadı damakta kalmış...
Bu çalışmanın, 2005 kitaplarına ait bir okuma listesi hazırlarken, size fikir vereceğini de düşünüyoruz.
İşte sonuçlar...

Birincilik "Amat"ın!
Her ikisi de 2005 yılının son aylarında yayımlanmış olan "Amat" ve "Uykuların Doğusu", açık ara farkla yazarlarımızın en çok sevdiği kitaplar oldular. İhsan Oktay Anar'ın İletişim Yayınları'ndan çıkan romanı "Amat", 19 yazarın; Hasan Ali Toptaş'ın Doğan Kitap'tan çıkan romanı "Uykuların Doğusu" ise 17 yazarın listesinde yer alıyor. Türk tiyatrosunun genç ve yetenekli oyun yazarları arasında olan, öykü kitaplarıyla da edebiyat dünyasında hatırı sayılır bir yer edinen Özen Yula'nın yaz sonunda yayımlanan kitabı "Tanrı Kimseyi Duymuyor" (Yapı Kredi Yayınları), 9 yazarın listesinde bulunurken, best - seller olan Turgut Özakman imzalı "Şu Çılgın Türkler" (Bilgi Yayınları), 8 yazarın listesinde yer aldı. Tahsin Yücel'in "Kumru ile Kumru"su (Can Yayınları) 7 yazar tarafından önerildi. Aynı şekilde Mehmet Eroğlu'nun "Düş Kırgınları" (Agora Kitaplığı) isimli son romanı da 7 yazarın listesindeydi. "Tanrı Kimseyi Duymuyor" dışında, ilk beş sırada yer alan kitaplara baktığımızda roman türünün önceliği dikkat çekiyor.

Şiirde Birhan Keskin!
Yıldız Ecevit'in kallavi Oğuz Atay incelemesi "Ben Buradayım" (İletişim Yayınları), 6 yazar tarafından okunmuş, beğenilmiş. Şiir de, listelerde kendine bir yer bulabildi. Birhan Keskin'in, daha önce yayımlanmış dosyalarını bir araya getiren "Kim Bağışlayacak Beni" isimli kitabıyla eşzamanlı olarak yayımlanan yeni şiir kitabı "Ba" da 6 yazarın listesinde yer aldı. Böylelikle altıncı sırayı, altışar oyla iki kadın yazar (şair) paylaşmış oldu.

Yedinci sırada 3 kitap!
Alınan oy sayısına göre yedinci sıraya Haydar Ergülen imzalı "Keder Gibi Ödünç" (Yasak Meyve Yayınları), 5 yazarın listelerine girerek yerleşti. Yedinci sıranın diğer iki ortağı ise bu yıl kaybettiğimiz Sulhi Dölek'in "Küçük Günahlar Sokağı" (Dünya Kitap) isimli romanı ile İnan Çetin'in "İçimizdeki Şato"su (Can Yayınları) oldu.

Listede sekiz numara
Latife Tekin'in Sedat Simavi ödüllü romanı "Unutma Bahçesi" (Yapı Kredi Yayınları) 4 yazar tarafından önerildi; Murathan Mungan'ın "Elli Parça" (Metis Yayınları), Hilmi Yavuz'un "Bulanık Defterler" (Yapı Kredi Yayınları), Aslı Erdoğan'ın "Hayatın Sessizliğinde" (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları); Lütfiye Aydın'ın "Gri Gül" (Can Yayınları) ve ilk kitabını yazan Reşat Çalışlar'ın "Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya" da (Okuyan Us Yayınları) 4 yazarın listesindeydi.

Dokuzuncu sıra
Aynı zamanda sinema yazarı da olan Mehmet Açar'ın "Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütüncüoğlu'nun Maceraları" (İthaki Yayınları) isimli romanı; Ahmet Altan'ın "ucuz kitap" satış yöntemiyle piyasaya sunulan kitabı "En Uzun Gece" (Alkım Yayınları); Selçuk Altun'un "Annemin Öğretmediği Şarkılar" (Sel Yayınları); Birhan Keskin'in "Kim Bağışlayacak Beni" (Metis Yayınları); Ahmet Erhan'ın "Şehirde Bir Yılkı Atı" (Everest Yayınları); Tanıl Bora'nın "Taşraya Bakmak" (İletişim Yayınları) ile Can Kozanoğlu'nun "Acemi Eğitimi" (İletişim Yayınları) 3 yazarın listesinde yer aldı.

Listenin en yoğun bölümü
Ve şimdi sıralayacağımız uzunca listede bulunan kitaplardan her biri, iki yazar tarafından önerilen, bizim listemizin de 10. sırasına yerleşenler:
Celil Oker "Bir Şapka Bir Tabanca" (Merkez Kitaplar)
Mehmet Anıl "Bitik" (Can Yayınları)
Hasan Cemal "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim" (Doğan Kitap)
Murat Menteş "Dublörün Dilemması" (İletişim Yayınları)
Hikmet Hükümenoğlu "Kar Kuyusu" (Everest Yayınları)
Selim İleri "Kar Yağıyor Hayatıma" (Doğan Kitap)
Günhan Kuşkanat "Kış Leylekleri" (Doğan Kitap)
Doğan Akhanlı "Madonna'nın Son Hayali" (Kanat Kitap)
Hakan Günday "Malafa" (Doğan Kitap)
Elif Şafak "Med Cezir" (Metis Yayınları)
Hasan Özkılıç "Orada Yollarda" (Can Yayınları)
Arif Dirlik "Postkolonyal Aura" (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları)
Onur Caymaz "Sanki Yarın Nisan" (Doğan Kitap)
İsmail Güzelsoy "Sincap" (Everest Yayınları)
Yılmaz Karakoyunlu "Perize - Ezan Vakti Beethoven" (Doğan Kitap)
Berrin Karakaş "Tül" (Okuyan Us Yayınları)
Sezer Ateş Ayvaz "Tamiris'in Gecesuçları" (Can Yayınları)
Emine Çaykara "Tarihçilerin Kutbu / Halil İnalcık Kitabı" (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).

İŞTE İLK BEŞ

50 kişilik jürinin hazırladığı listelerde adı en fazla geçen ve ilk 5'e yerleşen kitaplarla yazarları...


"Amat" - İhsan Oktay Anar
"Uykuların Doğusu" - Hasan Ali Toptaş
"Tanrı Kimseyi Duymuyor" - Özen Yula
"Şu Çılgın Türkler" - Turgut Özakman
"Kumru Kumru" - Tahsin Yücel / "Düş Kırgınları" - Mehmet Eroğlu

YAYIN EVLERİNDE İLK SIRAYI DOĞAN KİTAP ALDI!

Jüri tarafından önerilmiş kitapların yayınevlerine göre dağılımına baktığımızda da oy çokluğuna göre ortaya çıkan 10'luk sıralama ise şöyle:
Doğan Kitap
Yapı Kredi Yayınları
Can Yayınları
İletişim Yayınları
Everest Yayınları
Metis Yayınları
Dünya Kitap
Epsilon Yayınları
Okuyan Us Yayınları
Agora Kitaplığı

JÜRİ ÜYELERİ
Ahmet Oktay
Arif Damar
Aslı Tohumcu
Ataol Behramoğlu
Aydın Boysan
Ayhan Bozkurt
Ayşe Sarısayın
Berrin Karakaş
Birhan Keskin
Canan Parlar
Cem Mumcu
Cemil Kavukçu
Demir Özlü
Derya Erkenci
Ece Temelkuran
Elif Şafak
Eray Canberk
Esmahan Aykol
Faruk Duman
Feridun Andaç
Feyza Hepçilingirler
Gaye Boralıoğlu
Gönül Kıvılcım
Hakan Şenocak
Hamdi Koç
Hasan Ali Toptaş
İlknur Özdemir
İskender Pala
Jale Sancak
Kaan Arslanoğlu
Karin Karakaşlı
Küçük İskender
Lale Müldür
Metin Celal
Mine Söğüt
Mucize Özünal
Muhsin Kızılkaya
Murat Uyurkulak
Neşe Cehiz
Onur Caymaz
Orhan Duru
Osman Akınhay
Özcan Karabulut
Özdemir İnce
Özdemir Nutku
Sema Kayusuz
Süreyya Berfe
Tarık Dursun K.
Ülkü Tamer
Yılmaz Karakoyunlu

http://www.blogcu.com/yeniedebiyat/246855/

11:49 PM  

Post a Comment

<< Home